Abdulhakim Arvasi (kuddise sirruh) Halife bırakmadı...


Seyyid Abdülhâkim Arvâsî hazretlerinin mürşid-i kâmil olduğu;
mürşidi Seyyid Fehîm hazretlerinin kendilerine yazıp verdiği beş büyük tarîkatteki hilâfetnâmesinden açıkça görüldüğü gibi, ilminin derinliğinden, güzel ahlâkından, kerâmetinden, perdelerin arkasından haber vermesinden de anlaşılmaktadır. (Anlaşılıyor ki özellikle ve açıkca hilafetname olması lazım)

Hüseyin Hilmi efendi “rahmetullahi aleyh” buyurdular ki;

Kardeşim, bu silsile-i aliyyenin her halkası çok büyüktür. Nakşibendî, Müceddidî ve Hâlidîlerde irşâd için, velâyet-i hassa-i Muhammediyyeye erişmek şarttır. Asgarî hat budur. A'zamîsi ise, daha yukarılara çıkar.

Yine buyurdular: Efendi’ye beş altı sene devâm edenler, onun evliyâdan olduğunu anlamazlardı. Nerede kaldı ki, en büyük mürşidlerden biri olduğunu, silsile-i aliyyenin kırılmaz altın halkalarından bulunduğunu bilsinler. Hattâ insanların nerede ise hepsinin derin ilimlerden haberi olmadığından, Efendi’nin İbni Âbidinler gibi zamanın en büyük âlimlerinden olduğunu da anlayamazlardı. O kadar mütevâzı ve kendini setr edici idi ki, ayağının yerde, elinin Arşın üstünde, gözünün ve gönlünün sâhibine ve en çok sevdiğine kavuşan kimsenin huzûr içinde bulunduğunu nereden bilsinler. Bildiren birisi olmazsa, kendi kendine bilmek, yol gösteren bir rehber olmazsa kendi kendine bulmak, arada sevgilinin elçisi bulunmazsa, kendi kendine vuslat çok çok zordur. Belki imkânsızdır. Bunun için mürşid-i kâmil-i mükemmilin vücûdu elzemdir. O, Latîf olan Rabbi ile kesîf kul arasında vâsıtadır. Bu vâsıtalar; Allahu teâlânın ve Peygamberinin (sallallahü aleyhi ve sellem) ahlâkı ile ahlâklanmış ve bu imtiyazları sebebiyle, Hak ile halk arasında vâsıta olup, yukarıdan aldıklarını aşağıya vermişler ve aşağıda bulunanları böylece yukarı çekmişler, yükseltmişlerdir. İşte irşâd buna derler.


Süleyman Kuku efendi “rahmetullahi teâlâ aleyh” buyurdular ki;

— Elli seneye yakın Onlarla bulundum. Efendi’nin halîfesi olduklarını söylemek değil, bir tek kişiye bile, tarîkat için el verdiklerine şâhid olmadım. Ne böyle bir faaliyetleri oldu, ne de öyle bir iddiaları. Aksine : “Efendi halîfe bırakmadı. Tekkeler kapanmasaydı, bir kaç velî yetişiyordu. Tekkelerin kapatılması, Resûlullah’dan (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendi hazretlerine kadar gelen yolun kesilmesine sebeb oldu. Bu ne büyük kayıptır" der ve Efendi’nin zaman zaman : “Ben zâyi’ oldum" demeleri, her hâlde bu büyük kayıbın teessüfünün ifâdesi olsa gerek, buyururdu.

İşte, azîz Hocamızın, bu fiili olan sohbet, zikir ve râbıta usûllerine riâyeti ile berâber, Efendi’nin nazar ve teveccühleri, hattâ eshâbı arasında bir nev'î husûsî muâmeleye ta'bi' tutulması neticesinde, bir yerlere eriştiği muhakkaktır. Fakat, her zaman tevazû hâlinde olmaları, mevzû' tasavvufdan açılınca, biz o büyüklerin yanında, insan bile sayılmayız, gibi sözlerle konuşmayı geçiştirmeleri, herhâlde “bu gibi işlerin ve meşguliyetlerin zamanı geçti, şimdi îmânını kurtarma zamanıdır” ifâdeleri ile beyân ettikleri ma'nâya dayanmaktadır.

Yine buyurdularki; Bir akşam Işık Kitâbevi’nde oturuyorduk. Kitâbevinde vazîfeli İsmet bey ile, en kadîm arkadaşım, belki öz kardeşlerimden çok sevdiğim ma’nevî kardeşim ve yoldaşım Zeki bey de orada idiler.

Hocam, Efendi hazretlerinden, Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri için bir şey duydunuz mu?” dedim. 

“Evet, Efendi Hazretleri buyurdu ki, Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî hazretleri mürşid-i kâmil idiler. Amma halîfe bırakmadılar, tıpkı Efendi hazretleri gibi" buyurdular.

Beyt:

*“Güneş hakikattir, balçıkla sıvanmaz”*

(İmam-ı Rabbani  “kuddise sirruh hazretlerinin mektubatında geçiyor)

Yorumlar