ANKARA BAĞLUM KABRİSTANI ZİYARET (SEYYİD ABDULHAKİM ARVASİ “kuddise sırruh)

 

Aklî ve naklî ilimlerin mütehassısı, ondördüncü asırın müceddidi, Ehl-i sünnet âlimlerinin büyüklerinden, dört mezhebin inceliklerine vâkıf, bir ferd-i kâmildir. 1276 [m. 1860] de Van vilâyetinin Başkale kasabasında doğdu. 1362 [m. 1943] de Ankarada vefât etti. 

Kabri, Ankara yakınındaki Bağlum kasabasındadır. İmâm-ı Alî Rızâ bin Mûsâ Kâzım soyundan olup, seyyiddir. Hazret-i Alîye “radıyallahü anh” kadar bütün babaları âlim ve velî idi. Birçoğu zamânının kutbu, devrinin en büyük Evliyâsı ve rehberiydi. Babası seyyid Mustafâ, seyyid Tâhâ-i Hakkârînin oğlu seyyid Ubeydüllahın halîfesiydi. Seyyid Mustafâ, gördüğü kimsenin hangi namâzı kılmadığını, Allahü teâlânın ihsânı ile yüzünden anlardı. Dînin emir ve yasaklarına bağlılıkda fevkal’âde titiz, din bilgilerini yaymakda gayretli ve çok cömertdi. Âlimlere, bilhâssa hicrî onuncu asırda Hindistânın Siyalkut şehrinde yetişmiş, imâm-ı Rabbânî hazretlerinin sınıf arkadaşı olan ve ona (Müceddid-i elf-i sânî) diye ilk defa yazan, Abdülhakîm Siyalkûtî hazretlerine pek çok muhabbeti vardı. Bir oğlu olursa ona Abdülhakîm isimini verecekdi. Nihâyet seyyid Mustafâ Efendinin bir oğlu oldu. O gece, Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından, büyük âlim seyyid Tâhâ hazretlerinin küçük birâderi Abdülhakîm Efendi kendisinde müsâfirdi. Seyyid Mustafâ Efendinin içindeki dileğine bu ilâhî hikmet de eklenince, doğan oğluna Abdülhakîm isimini verdi. 

 Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî ilk bilgileri babasından öğrendi. Sonra Başkalede ibtidâî ve rüşdiye mekteblerini bitirdi. O zamân ilim ve irfan merkezi olan Irâkın çeşitli şehrlerinde ve Müküsde, yüksek âlimlerden, arapî ve fârisî lisanını ve edebiyyâtını, mantık, münâzara, kelâm, ilâhî ve tabiî hikmet, fen ve matematik, tefsîr, hadîs, fıkh ve Tasavvuf dersleri aldı. 

Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri, 1295 [m. 1878] yılında seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretlerinin huzûruna kavuşdu ve hocasından aldığı ilk emir, tövbe ve istihâre oldu.” 1300 [m. 1882] de zâhirî ilimlerde icâzet aldı. İlim-i sarf, nahv, mantık, münâzara, vadı’, beyân, me’ânî, bedi’, kelâm, usûl-i fıkh, tefsîr, Tasavvuf, nush-i lil-müslimîn, iftâ-i alel-mezhebîn, ulûm-i hikemiyye, Yani hikmet-i tabî’iyye [fizik, biyoloi], hikmet-i ilâhiyye, riyâziyye, Yani hesâb ve hendese ve hey’et [astronomi] gibi, ulûm-i zâhiriyyeyi, allâme seyyid Fehîm-i Arvâsîden “kuddise sirruh” me’zûn olduğu gibi, yine seyyid Fehîm-i Arvâsîden Tasavvufun Nakşîbendiyye, Kâdirî, Kübrevî, Sühreverdî, Çeştî kısımlarından dahî me’zûn olmuştur. 

Abdülhakîm-i Arvâsî hazretleri, 1907 deki haccı sırasında büyük Velî Şeyh Ziyâ Ma’sûmun yüksek iltifâtlarına mazhar oldular. Birlikte vedâ tavâfını yaparlarken, Şeyh Ziyâ Ma’sûm hazretleri kendisine: “Mürşidin seyyid Fehîm-i Arvâsî hazretleri tarafından Nakşîbendî, Kâdirî, Sühreverdî, Kübrevî, Çeştî tarîkatlerinden me’mûr ve me’zûn olduğun gibi, ilâveten sana Üveysîlik yüksek yolundan da icâzet verdim,” buyurdular. 

Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî hazretlerinin, ikinci haccından dönüşünden bir müddet sonra, doğuda karışıklıklar baş göstermeye başladı. 1914 yılında Birinci Dünyâ harpinin başlarında, Rus askeri Îrân tarafından gelerek Doğu Anadoluyu işgâle başladı. Bir taraftan da Ermenîleri silâhlandırarak, ma’sûm Türk halkı üzerine kışkırtıyorlardı. Bu sebeplerden dolayı yirmidokuz köyün ihtiyârları, kadınları ve çocukları, ıssız çöl ve dağlarda, ellerine ne geçerse yiyerek, binbir dürlü meşakkat ve zahmetle hicret ettiler. 

Önce Ravandız, Erbil ve Musul daha sonra nüfusuları yüzelli iken ancak altmışaltı nüfûsla, çöl ve sahrâları, Allahın yardımıyla aşarak Adanaya geldiler. Adanada çeşitli hastalıklar sebebiyle defn ettikleri nüfûsdan kalan 20 kişi ile Eskişehire vardılar. Bunlardan bir kısmı Konyada kaldı. Geçim darlığından büyük sıkıntı içinde yaşadılar. 

Nihayet 1918 senesinin Nisan ayı ortalarında İstanbula geldiler. Gümüşsuyu Tepesindeki Kaşgârî Dergâhının imâmlığı ve vâizliği ile vazîfelendirildi. Bu arada 5 Ağustos 1919 da Sultân Vâhideddîn Hân tarafından Süleymâniye Medresesine Tasavvuf müderrisi [ordinaryüs profesör] olarak da ta’yîn edildi. Böylece hem çeşitli câmi’lerde va’z ederek ve hem de üniversitede hoca olarak İslâmiyyeti yaymaya, din düşmanlarını susdurmaya ve sindirmeye başladılar. 1349 [m. 1931] de, evinden alınarak Menemene askerî mahkemeye gönderildi. Daha sonra 12 Şubat 1931 târîhli askerî mahkeme karârı ile berât ettiler. Eyyûb Sultân, Fâtih, Bâyezîd, Bakırköy, Kadıköy ve Beyoğlu Ağa Câmi’i şerîfleri kürsîlerinde senelerle neşr-i ulûm etmiştir. Bu yüce islâm âlimi, 1362 [m. 1943] Ramezânının onsekiz ve Eylül onsekizi Cumartesi günü, Ankaradan gelen bir emir gereğince, Ege vapuru ile İzmire daha sonra Ankara’ya intikal ettirildi. Yoruldu ve hasta oldular. 

1362 Zilka’desi yermidokuzuncu ve 1943 Kasım ayı yermiyedinci Cumartesi günü, güneş doğmadan onsekiz dakîka evvel, ezânî sâat onikide ve zevâlî sâat altı buçukda nâil-i vuslet-serây-i ebedî oldular ve Bağlum’a defn edildi. El-Fatiha.

Yorumlar